Tarih boyunca Türk insanının yazmaya karşı bir alerjisi olmuştur.

Okumaya karşı da sempatisi olduğunu tabiî ki söyleyemeyiz

Türk insanı yazmaktan ziyade konuşmayı sever.

Okumaktansa dinlemeyi tercih eder.

Her nedense yazma konusunda tarih boyunca hep tembel olmuşuzdur.

Beş bin yıllık tarihimize şöyle bir bakın.

5000 bin yıl öncesine ait bir yazılı eserimiz var mı? Yok

Peki, 4000 yıl öncesine ait yazılı kaynağımız var mı? O da yok

Ya 3000 yıl öncesine? O da yok.

Daha sonra binli yılların başlarında yazılan Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig ve Kaçkarlı Mahmud'un Divan-ü Lügat-i Türk’ünden başka derli toplu kaynağımızda yok denecek kadar azdır.

Peki, büyük bir imparatorluk kurmuş Hun devletine ilişkin elimizde yazılı hangi kaynaklar var? O da yok.

Göktürklere ait Orhun anıtlarındaki taşlara kazınan birkaç örnek dışında maalesef kaynağımız da yok.

İlk yazılı kaynağımızda Orhun anıtlarıdır.

Hâlbuki Göktürklerin bir alfabesinin olduğunu hepimiz biliyoruz.

Kendine has alfabe geliştirmiş bir medeniyetin binlerce yıl sonrasına bırakabildiği kütüphaneler dolusu eserlerinin  olması gerekmez mi?

Mimari ve sanatsal bazı eserlerin bu güne kadar ayakta kalmış olması gerekmez mi?

Elbette gerekir.

Peki, nerede bunlar?

Bizler ya bu kaynakların kıymetini bilmeden yok ettik veya varda bizler bilmiyoruz.

Ya da tarihe karşı vurdumduymazlığımız, geçmişimizi araştırma zahmetine katlanmayışımız neticesinde bunlar hala toprak altındalar.

Gerçi tarih boyunca başımız savaşlardan hiç kurtulmamış. Göçebe bir milletiz. Savaşlarla, yangınlarla yok olmuş olabilir diye akla gelebilir.

Ama tüm bunlara rağmen Türk milleti gibi tarihe kök salmış, medeniyetler kurmuş bir milletin geçmişini gösteren eserlerinden, ortaya çıkarılmış olanlarına da pek rastlamak mümkün olmamıştır.

Biz Türkler 5000 yıllık geçmişimize ilişkin tarihimizi ya Çin, ya İran, ya Batı, ya Arap, ya da Yunan vb. kaynaklarından öğreniyoruz.

Türk insanı yazmaktan ziyade konuşmayı çok sevdiğinden daha çok sözlü edebiyat eserleri gelişmiştir.

Dilden dile anlatılan destanlar, Masallar, hikâyeler, fıkralar, menkıbeler vb. oldukça ilgi görmüş, yazmaya gerek de duyulmamış demek ki.

Tabi burada özellikle Osmanlıyı ayrı tutmak gerekir.

Tüm dünyaca kabul edilmektedir ki, Osmanlı yazılı bir devlet olmuştur.

Her türlü icraat hemen yazıya geçirilmiş ve bir hazine gibi saklanmıştır.

Gerçi biz onların da yine kıymetini bilmedik.

Geçmişimize ait tonlarca belgeyi Bulgaristan’a hurda kâğıt diye sattık.

Onlarda hurda niyetine aldıkları bu kâğıtlardan balkanların en büyük tarihi arşivlerini oluşturdular.

Her neyse biz asıl konumuza dönelim.

Diyorum ki, şehirdeki, kasabadaki ve köydeki eli kalem tutan insanlarımız kendi yöresine ait ne varsa yazsa da bu yazmaya karşı olan drencimizi kırsak.

Desek ki haydi hep birlikte yazmaya. Ne dersiniz?

Göreceksiniz o zaman aramızdan yüzlerce dünya çapında yazarlarımız ve çizerlerimiz çıkacaktır.

Çünkü kabiliyetler sergileme alanı bulmadıkça ortaya çıkmaz.

Medeniyetler yazılı kaynaklarla ve bıraktığı eserlerle ayakta kalırlar.

Bir ülkenin eli kalem tutan ne kadar çok insanı yazarçizerse, yazılı kaynak arşivleri de o kadar zengin olur.

Herkes yaşadığı yörenin kültürel değerlerini, yaşamını, giyimini kuşamını, yemeklerini, düğünlerini vb. yazıya geçirse, hatıralarını yazsa alın size milyonlarca yazılı kaynak.

Yöresinin masallarını, hikâyelerini, ya