tarik @ politikam.com

İKİ BİNLİ yıllarda çekilmiş ne kadar uzay – bilimkurgu film varsa izlemişimdir son aylarda.

Garip garip yaratıkların olduğu Yıldız Savaşları filmlerini bile.

Tabi Yıldız Savaşları pek mesaj vermiyor; aksiyonun ötesine geçmiyor.

Mesaj verenler başka.

 

***

ÖRNEĞİN, keşfedilen yeni gezegenlerde yaşam konu ediliyor. Dünya insanlarının o gezegenlere yolculuğu anlatılıyor. Yüzlerce yıl sonra yeni dünyalarda oluşturulan dijital ve robotik yaşamlar kurgulanıyor.

Gezegen keşifleri, yeni dünyalar, yüzlerce yıl süren uzay yolculukları, delta uykuları, izafiyet teorisi, uzay gemileri, robotlar, bilgisayarla kendi kendisini tedavi edebilen insanlar, hastalıklardan, mikroplardan, kötülüklerden arındırılmış izole yaşamlar, yeni dünyaların çok katı kuralları, duygusal yaklaşımların yasaklandığı yeni dünya yasaları falan filan.

Hemen hepsinde şu tema işleniyor:

Yaşlı dünya, nükleer savaşlardan yaşanamaz hale gelmiştir. Ayak bastığın her yerde radyasyon bulutları vardır.. İnsanlar yaralı bereli, kısmen şekil değiştirmiş, çok azı yaşama olanağı bulurken, milyarlarca insan nükleer savaşlar ve sonrasındaki açlık, kuraklık, iklim koşulları yüzünden ölmüştür.

Artık çok zenginler ve çok yoksullar vardır.

Parası olanın, ultra lüks uzay gemilerine atlayıp başka dünyalara yolculuk yapma olanağı çokken.. Yoksullar, gettodan beter hale dönüşmüş çöküntü alanlarında birbirleriyle cebelleşmektedir.

Yeşil örtü griye dönüşmüş, toprak verimini kaybetmiş, su ve gıda savaşları başlamıştır.

Çok zenginler, yeni dünyalarda kendilerini bekleyen şatafatlı yaşama yelken açarken, çok yoksullar uzatmaları oynayan yaşlı dünyada birbirini boğazlamaktadır.

 

***

ÇOĞU bilimkurgu filmin konusu böyle.

İzlerken, subliminal mesajları alıyorsunuz.

“Yakın gelecekte dünya böyle olacak” diyorlar açıkça.

Dünyayı bugünkü hale getirenlerin, daha beteri için hazırlık yaptıklarını izliyoruz.

ABD Başkanı Trump’ın Kuzey Kore’ye salvoları, Kuzey Kore’nin nükleer tehditleri, Çin, Japonya, Güney Kore başta olmak üzere Uzak Doğu’nun güçlü ülkelerince verilen mesajlar..

Orta Doğu’da bitmek bilmeyen enerji savaşları.. Uluslararası terör.. Sanayi odaklı kirlilik.. İklim değişiklikleri…

Dünya büyük bir küresel savaşa sürükleniyor.

Zaten o filmler de bu büyük savaştan arta kalan dünyanın halini işliyor.

Yani insanlar, güçlüler ve derin dünyanın öngördüğü geleceğe hazırlanıyor.

 

***

SONRA ne oluyor?

İnsan yaşamının sürdürülebilir olmadığı eski dünyayı eskide bırakıp, uzayın karanlık derinliklerinde keşfedilen yeni dünyalara yolculuk başlıyor.

 

***

DURDUK yerde neden yazdık bunları?

Geçenlerde bir haber vardı gazetelerde:

“Türk bilim insanları yeni gezgen keşfetti.”

Hani hep deriz ya, “eller gider aya, biz kalırız yaya…”

Öyle değil işte.. Türklerin de uzay bilimiyle ilgili çalışmaları var; ve Türk bilim insanları gezegen bile keşfediyor artık.

Hani yarın bir gün dünya tümüyle bittiğinde, insanlığın başka gezegenlerde yaşama olasılığı var ya..

Tabi ne olacak o zaman; her koyun kendi bacağından asılacak.. Yani herkes ‘önce ben’ diyecek.

Elin Amerikası, “haydi buyrun sizi de götürelim” der mi bize?

Demez…

Zaten yer yüzünde sevenimiz yok. Başımızın çaresine bakacağız.

İşte gezegen keşfettik.. Hem de Jüpiter ayarında; kocaman.

Gerçi yaşam barındırma ihtimali yokmuş, gaz deviymiş.. Olsun.. Keşfe başladıysak, yaşam barındıranını da buluruz.. Azimle sıçan beton deler.

 

***

DÜNYA benzeri gezegenler vardır; inanıyorum.. Hâttâ uzayı şimdiden çöplüğe çeviren süper güçlerin insanlıktan gizlediği keşifler de vardır; buna da inanıyorum. İnsanoğlunu Mars’tan gelen fotoğraflarla “yaşam olabilir” diye oyalarken; bilmem kaç ışık yılı uzakta bizimkine benzeyen yeni dünyalar bulmuştur bunlar.

Jüpiter’e benzeyen bir gezegen keşfettiysek, yenilerini de keşfederiz.

Ama oraya nasıl gideriz?

Uzaya haberleşme uydusu göndermeye benzemez ki bu iş.

Sorun o işte…

 

***

“TÜRK’ün uzayla imtihanı” ise mevzumuz.. Bir uzay fıkrasıyla bitirelim.

On yıl sürecek bir uzay yolculuğuna dünyadan üç gönüllü gönderilecek. Biri Alman, biri Fransız, biri de bizim Temel; gönüllü olmuşlar.

Yolculuğun en önemli kuralı, uzay gemisinde bir odaya kapatılacaklar ve yanlarına sadece sevdikleri tek şeyi almalarına izin var.

Alman, uzay gemisinde kalacağı odayı birayla doldurmuş.. Fransız, yüzlerce kitap almış yanına.. Bizim Temel ise karton karton sigara!

Uzay gemisi, üç yolcusuyla on yıl boyunca dolaşmış, görevini tamamlamış ve yer yüzüne inmiş. Binlerce insan uzay üssüne üşüşmüş; gemiden inecek üç dünyalıyı merak ediyorlar.

Alman inmiş önce.. Binlerce şişe biradan sonra herif iki yüz kilo olmuş; göbek fırlamış dışarı.

Fransız inmiş sonra.. Yüzlerce kitaptan sonra filozoflaşmış haliyle selamlamış ahaliyi.

Temel yok piyasada.. Bekle bekle, kapı açılmıyor. Sonra müdahale edip kapıyı açmışlar.. Açılır açılmaz dışarı fırlamış Temel: “Çakmak var mı çakmak, n’olur bi çakmak verin…”

 

***

Keyifsiz bir başpehlivanlık müsabakası izledik

KURTDERE Güreşleri’nin otuz yedincisini izledik. Geçmiş zamanda çok kötü organizasyonlarla, Mehmet Pehlivan’ın şanına yakışmayan güreşler gördük.

Son birkaç yıldır Kurtdere’yi Kırkpınar’ı aratmayacak hale getirme çabası var. Büyükşehir ve Karesi Belediyeleri, geçen yıllara göre çok daha başarılı bir organizasyona imza attı. Güreşler öncesinde Kurtdere’ye gidip yapılanları gördük; gerek pehlivanlar, gerekse izleyicilerin rahatı için her şey düşünülmüş.

Bir de ilgi her geçen yıl artıyor Kurtdere’ye. İzleyici sayısıyla beraber, sporcu katılımında da artış var. Yüzlerce güreşçi Kurtdere’ye geliyor ve burayı artık yağlı güreşin olmazsa olmazı görüyor.

Çok keyifli mücadelelere tanık oldu binlerce güreşsever. Büyük çoğunluğu, izledikleri mücadelelerden keyif almıştır.

Ama en keyifsizi, en ‘bitse de gitsek’i, en heyecansızı, baş pehlivanlık güreşiydi.

Bir saat boyunca ayakta birbirine sarılıp kafa tokatlayan, kasmak çekiştirmekten öte geçmeyen, pozisyonsuz bir güreş…

Kurtdere’de altın kemerin ebedi sahibi olmaya hak kazanan Orhan Okulu ile Ali Gürbüz’ün başpehlivanlık mücadelesi.

Gürbüz’de başpehlivanlığı Okulu’ya vermek isteyen bir hal.. Okulu’da, “nasıl olsa ben kazanacağım, kendimi fazla yormayayım” havası…

Bir saatlik keyifsiz, aksiyonsuz bir karşılaşmanın sonunda, Okulu’nun son dakika hamlesiyle kazandığı bir güreş.

İki gün boyunca sıcağın altında güzel müsabakalar izlemek için bekleyen insanların hevesini kursakta bırakan bir final güreşi.

Ebedi Altın Kemer Orhan Okulu’ya hayırlı uğurlu olsun. Ama yağlı güreşin hakkının verilmediği bir başpehlivanlık müsabakası, Kurtdere’ye pek de yakışmadı.

Arz ederim.