Birinci Dünya Savaşı sırasında Filistin-Sina cephesi ve Kanal Harekatı’nda İngilizlere karşı savaşırken geri çekilmek zorunda kalan Osmanlı ordusundan onbinlerce Türk askeri esir düştü.

İskenderiye’nin 15 kilometre kuzey doğusunda Seydibeşir toplama kampına yerleştirilen esirlerden birisi de yedek subay teğmen olarak savaşan babam idi. Babamın bir silah arkadaşı tarafından 21 Kasım 1920 tarihinde çekilmiş fotoğrafa dikkatle bakıyorum. Fotoğrafta gruplar halinde askerler, Arabistan çöllerinde sıcaktan kavrulmuş yorgun yüzler, kalpaklılar… Bazılarının başı açık, kimi sivil, kimi üniformalı… Yürek çarpıntılarını duyar gibi oluyorum. Her biri yaşam savaşı vermiş cephelerde, kan dökerek, amansız saldırılara göğüs gererek… Savaşın vahşetini, tutarsızlığını anlayan onlar, halk adını verdiğimiz sıradan insancıklar… Aralarında babamı görüyorum, zorlukla gülümsüyor. Az mı çile çekmişti babam üç cephede çarpışırken. Can kulağı ile dinlerdim anlattıklarını. İngiliz esir kampında geçirdiği acılı yılları. Bir film şeridi gibi geçerdi gözümün önünden anlattıkları. Galiçya ve Irak cephesinden sonra Filistin-Sina cepheleri ve Kanal Harekatı, cephede yaralandıktan sonra hastanede geçen acılı günler, aylar…

Nâzım’ın  dizeleri aklımdan çıkmıyor bu satırları yazarken…

                  “Biz ki İstanbul şehriyiz

                  Seferberliği görmüşüz

                  Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin

                  Vagon ticaret, tifüs ve İspanyol nezlesi,

                  Bir de ittihatçılar,

Bir de uzun konçlu Alman çizmesi, 914’ten 18’e

Kadar yedi bitirdi bizi”

Falih Rıfkı Atay, “Zeytindağı” kitabında Birinci Dünya Savaşı’nda şehit düşen Türk askerleri için şunları yazmıştı:

“Biz Türk askerini harpte değil, kumarda kaybettik.”

Yafa’da İngilizlere karşı çarpışırken esir düşen babam o zorlu günleri bana şöyle anlatmıştı:

“Yafa civarındaydık. Birliklerimizin bir kısmı geride kalmıştı. Bıkkınlık, bezginlik vardı hepimizde. Çölün kavurucu sıcağı altında savaşıyorduk. Sonumuzun ne olacağını biliyorduk. 18 Haziran 1918 gününe kadar dayandık, sonunda bozguna uğradık. Sabah saat sekiz buçukta Yafa’da esir düştüm.”

Babamın Seydibeşir Toplama kampındaki tutsaklık dönemi 12 Haziran 1920 tarihinde sona erdi. Onun “öğle yemeğinde kurtlu bakla, akşam yemeğinde kokmuş katır eti verirlerdi” sözleri belleğimden hiç silinmedi.

Oldum olası hep savaşa karşı oldum, savaş filmlerini izlemekten, silah görmekten hep tiksinti duydum.

Birinci Dünya Savaşı’nı üç cephede yaşayan babam geçirdiği hüzün dolu yıllardan sonra bu kez İkinci Dünya Savaşı’nı da bizimle birlikte Üsküp’te yaşadı.

Tüm savaşların ne kadar gereksiz olduğunu Melih Cevdet Anday ne güzel anlatmış dizelerinde:

                  “Nasıl sabrettim bugüne kadar,

Ölümden bahsetmemek için,

Farkına varmamak mümkün mü?

Aşık olmak gayrikabil uyanmanın tadı yok

Birinci Harbi Umumi de doğmuşum.

Bizim hesabı kesmek için ikincisine ne lüzum vardı?”