Bugünkü siyasal ortamda CHP’yi eleştirmek en kolayı. Hele hele CHP üyesi iseniz ve il kongresinde desteklediğiniz aday kaybetmiş ise, bu yenilginin kızgınlığıyla kazanan arkadaşları ve yönetimini duygusal ve kişisel hesaplarla kıyasıya eleştirebilirsiniz. En kolayı da ve en çok başvurulan yöntem de budur.

Lakin işin doğrusu CHP içinden veya kongre kaybetmiş olsan da partiye zarar vermeden mümkün olduğunca objektif ve yol gösterici bir eleştiri yapabilmektir. Dostça bir tartışma ve yapıcı bir eleştirinin, eğer karşılıklı olarak hakkı verilebilirse CHP’ye zarar vermeyeceğine, tam tersine katkıda bulunacağına inanıyorum.

CHP, il ve ilçe kongrelerini tamamladı ve son aşamada büyük kurultayını 3-4 Şubatta toplayacak ve 2019 yolunda yürüyüşünü devam ettirecek. 2019 seçimlerinde CHP’nin başarılı olabilmesi için çok güçlü bir siyasal strateji ortaya koyması gerekiyor.

 İçinde bulunduğumuz siyasal kaos ortamı CHP’ye gerçekten tarihsel bir sorumluluk yüklüyor. Zira kabul edin veya etmeyin hiç fark etmez, CHP muhalefetin amiral gemisidir. CHP, mevcut siyasal ortamda en önemli siyasal aktör durumundadır.

Tabi burada esas mesele, CHP’nin söz konusu tarihsel sorumluluğunu ne ölçüde yerine getirdiğidir. Bu zamana kadar ki pratikler CHP’nin ana muhalefetin amiral gemisi olarak tarihsel sorumluluğunu yerine getiremediğini göstermektedir.

CHP’ye ekmek kadar su kadar ihtiyaç duyulan bu kritik süreçte CHP’den beklenen etkili muhalefetin ve iktidara gerçek bir alternatif olarak görülmemesinin esas nedeni ise partinin ideolojik ve siyasal hattının büyük belirsizlikleri içermesi ve bununla bağlantılı olarak muhalefet yapma tarzındaki son derece ciddi sorunlardır.

CHP’nin muhalefet rotasının ideolojik ve siyasal yönden etkisiz ve belirsiz olmasının temel nedeni ise, esasen muhalefet odağını tamamıyla siyasal islamcı ve ultra muhafazakâr bir iktidar bloğunun etkisi altında kalarak oluşturmasıdır.

Yani daha açık bir ifadeyle CHP, siyasal rotasını tamamen AKP’ye odaklı olarak belirliyor. Bu durum aslında bir tür özgüven eksikliğinin de sonucudur.

Dolayısıyla CHP’nin birbirine bağlı bu iki kronik hastalıktan kurtulmadan etkili bir muhalefet üretmesi ve gerçek bir iktidar alternatifi olması ne yazık ki imkansız.

Neden bu kadar kesin bir ifade kullandım? Nedeni basit, geçtiğimiz 15 yıllık siyasi ortam ve seçim sonuçları bu durumu gayet iyi açıklıyor.

CHP’nin izlediği pasif muhalefet çizgisini biraz daha açmak istiyorum.

CHP, kendi sözü, söylemi, programı üzerinden değil de siyasal İslamcı ve muhafazakar çevrelerin CHP’ye olan eleştirileri üzerinden rotasını belirlemeye çalışıyor. Yani bir tür savunma hattı üzerinden siyaset üretme çabası diyebiliriz.

Biraz daha ileri giderek şunu belirteceğim; CHP, liberallere karşı kendisinin de liberal olduğunu, siyasal islamcılara karşı kendisinin İslam düşmanı olmadığını, serbest piyasayı savunan büyük sermaye kesimlerine karşı sermaye düşmanı olmadığını ve serbest piyasa ekonomisi taraftarı olduğunu, bir taraftan da sünni müslümanlara karşı bir alevi partisi olmadığını kanıtlama derdinde.

Hal böyle olunca da bütün enerjisini emen ve etkili bir siyaset üretmesini engelleyen beyhude bir çaba içine giriyor.

Yapılacak olan gayet basittir. Bu “NE İSAYA NE MUSAYA YARANAMAMA” durumundan bir an önce çıkarak tamamıyla aktif ve kendi orijinal siyasetini üretip bunu halka anlatabilmektir.

Şu tarihsel gerçeklik unutulmamalıdır; CHP 68 yıldır bu ülkenin yönetiminde bulunmuyor.  Dolayısıyla, çarpık sanayileşmenin, gecekondulara boğulan çağ dışı kentleşmenin, derin gelir adaletsizliğinin, ortalama eğitim düzeyinin 4 yılda kalmasının, toplumun yeniden ortaçağ karanlığına gömülmesinin birinci dereceden sorumluluğunu taşımıyor.

Öte yandan AKP, 15 yıldır iktidardaki muhalefet partisi gibi davranıp bütün yakıcı sorunların temel nedeni olarak CHP’yi ve solu gösteriyor. Ne yazık ki CHP, izlediği pasif tutumla ve muhalefet yapma tarzıyla bütün olumsuzlukların nedeni olma iddiasını örtük bir şekilde kabul etmiş gibi yapıyor.

Tamam CHP, devleti kuran ve kurtuluş mücadelesini veren partidir. Ama 68 yıldır da iktidara tek başına gelmemiştir.

Kısaca bir iddiamız olmalı, bir Türkiye hayalimiz olmalı, toplumu yeniden ortak değerler etrafında uzlaştıracak, yeniden modern bir ülke ve toplum haline getirecek kapsamlı bir programa sahip olmalıdır. 

Bu iddialı Türkiye hayali, CHP’yi öne çıkaracak ve ülkenin yeniden mimarına dönüştürecektir.

Unutmayın ki, 1970'li yıllarda CHP o "devlet partisi" olmak kompleksi ve görüntüsünden kurtularak kurulu düzene ilişkin eleştirilerini yükselttiği için başarılı oldu. Bütün sloganları düzen değişikliğini vurguluyordu. Öyle ki, "bozuk düzen" kavramı en yaygın söylem aracı haline gelmişti.

CHP’nin muhalefet yapma tarzındaki sorundan başka bir diğer yakıcı sorun ise, örgütsel sorunudur.

Partiye oy veren seçmenlerle parti örgütünün en altından en üstüne kadar  siyaset tarzı ve ideolojik profili arasındaki mesafenin bir uçuruma dönüşmeye başlamasıdır. 

Etkili mücadele edilmesi gereken her noktada uzlaşma aramaya girildiğinden her mücadelede adeta dayak yiyen durumuna düşülüyor.

Uzlaşma halkla sağlanmalı, muhafazakar ve sağ seçmene güven verilmelidir.

Bugün dünyada neo liberal ekonomi politikaları iflas etmiş durumda ve gelişmiş kapitalist devletler ekonomi politikalarında Keynezyen Politikalara dönüş arayışındadır. Zira gelişmiş batılı kapitalist ülkelerde de gelir ve toplumsal eşitsizlikler artarken, Avrupalı sosyal demokrat partiler açıkça özelleştirmelere karşı tavır alıyor. Yeniden kamulaştırmaları savunuyor.

Oysa CHP, ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler konusunda muhalefet etse de açıkça özelleştirmelere karşıyım diyemiyor.

Bunun bir adım ötesine daha gideyim, halkı yoksullaştıran ve eşitsizlikleri arttıran ekonomi politikalarının yerine sol bir perspektif sunamayan CHP, bugünün sosyal demokrasi dünyasında ne solcu ne de halkçı olabilir.

Ben açıkçası CHP’den sosyalist bir parti olmasını beklemiyorum. Bu beklenti ne doğru ne de gerçekçidir. Hiç şüphesiz ki CHP, bir kitle partisidir. CHP’nin bir kitle partisi olması onun ideolojik bir hattının olmasını engelleyemez.

Tarihte demokratik bir devrime imza atmış, cumhuriyeti kuran ana güçlerden biri olan bir partiden tutarlı bir sosyal demokrat halkçı parti olmasını beklemek hepimizin hakkıdır.

Oysa halkçılık, kamuculuk, laiklik konularında partinin genel tutumunda çok ciddi bir belirsizlik hakim.

Örneğin parasız sağlık ve eğitim konularında açık bir duruşa sahip mi toplum bunu bilmiyoruz. Belki parti programının bir yerlerinde yazıyordur. Ancak çok geniş toplumsal kesimlerin bundan hiç haberi yok.

Örneğin dış politikada Suriye konusunda Esad’a destek mi veriliyor? Yoksa ABD’nin Suriye’deki planlarına mı destek veriliyor, ya da Suriye bağlamında Rusya ve İran’la ilişkilerimizi nasıl tanımlıyor? NATO konusunda, ABD ile stratejik ilişkiler konusunda, İsrail ile ilişkiler konusunda belli bir perspektifi var mı? Bilmiyoruz.

Dolayısıyla yukarıda da belirttiğim gibi hem içte hem de dışta belirsizlik, partinin ana çizgisi haline gelmiş durumda.

Benim partide gördüğüm başka bir sorun, partide üst yönetim organlarında profesyonel olarak görev yapanların birçoğunda siyasal inanç ve bir dava inancı maalesef ki yok.

Parti geçtiğimiz 6 ayda mahalle delegeliğinden başlayarak il kongrelerine varan süreçte çok ciddi bir enerji kaybına ve kutuplaşmaya sahne oldu. Bu enerji yitimi ve kutuplaşma ortamının temelinde ise ne yazık ki örgüte sahiplenme güdüsüyle davranan belediye başkanlarının büyük payı var.

Belediye başkalarının örgüte sahip olma hırsı, ellerindeki kamu gücünü sadece kendi siyasi hedeflerine ulaşmak için kullanmasına neden oluyor. Bu da il ve ilçelerde ne yazık ki siyasetin doğal yollarla yenilenmesinin önünü tıkıyor.

Sadece belediye başkanları değil elbette, hırsını bir türlü gemleyemeyen bir takım milletvekilleri de bu yozlaşma sürecine el birliğiyle destek oluyorlar.

Tabi ki burada niyetim sorunları kişiler üzerinden tartışmak, meseleyi kişiselleştirmek değil. Ancak belediye başkanlarının kamu gücünü kullanmasını ve milletvekillerinin etnik ve mezhepsel yaraları kaşıyarak güç elde etmeye çalışmalarını da görmezden gelemeyiz.

Partinin 3-4 Şubattaki büyük kurultayı, genel başkan, parti meclisi ve merkez yönetim kurulu seçiminden çok 2019 için yeni bir siyaset ekseninin halka anlatılacağı bir fırsattır. Bu nedenle CHP önce kendisine olan inancını tazelemeli, ardından da aydınlanmacı, kamucu, halkçı ve sol bir perspektifle örgütsel ve siyasal yapısını yeniden yapılandırmalıdır.