Dünyanın ve Türkiye’nin nüfusu sürekli artıyor. Gelecekte başına geleceklerden, çekeceği sıkıntılardan habersiz milyonlar aramıza katılıyor. Yoksul, eğitimsiz, kaderci toplumlarda durum daha da vahim. Türkiye bu kategoride.

TÜİK’in son raporuna göre, 2040 yılında nüfusumuz, yüz milyona, 2080 yılında da yüz sekiz milyona ulaşacak. Araştırmaya göre 2080 yılında çalışabilir nüfusumuz (15-64 yaş gurubu) altmış üç milyon olacak.

Türkiye’de her yıl bir buçuk milyon kişiye yeni iş alanı yaratılması gerekiyor. Hali hazır işsizlik yüzde on bir. Bu, kayıtlı işsizlik oranı. Her alanda olduğu gibi bu alanda da kayıt dışılık var. Gerçek işsizlik bunun oldukça üzerinde. Türkiye bu yükü kaldıramaz. “Kaldırırım” derse beli sakatlanır.

Yüksek nüfus, çok yüksek alt yapı harcamalarını gerektirir. Okul, hastane, konut…için daha fazla kaynak ayrılması gerekir. Bu yatırımlar, “üretken” olmaktan ziyade “tüketen” yatırımlardır. Yaratıkları katma değer, iş alanları sürekli değil, geçicidir.

Ülke ekonomileri, üretim, tüketim ve tasarruf parametreleri birlikte dikkate alınarak değerlendirilir.

Dünya’da ve Türkiye’de yaşam süreleri uzuyor. Yaşlı nüfus üretken değil, tüketen kesimdir. Emekli maaşı alır, sağlık ihtiyaçları, giderleri çoğalır. Bundan dolayı ülke ekonomilerinde sosyal güvenlik harcamaları zorunlu olarak artmak durumundadır.

Ekonomi biliminin temeli; “sonsuz sayıda ihtiyaçlarla,  sınırlı sayıdaki kaynaklar arasındaki optimum dengenin kurulması” ilkesine dayanır. Burada önceliklerin belirlenmesi önemlidir. Tercih edilen, uygulanan ekonomik sistem anlayışına bağlı olarak öncelikler farklı olur.

Dünya’da da, Türkiye’de de doğal ve ekonomik kaynaklar sınırlı. Nüfus çoğaldıkça mevcut kaynaklar üzerindeki yüklerin artması kaçınılmaz oluyor. Böyle olunca da insanların ihtiyaçları- sağlık, eğitim, kültür, iş bulma - istenen düzeyde karşılanamıyor. Aynı eğitim ve gelir düzeyindeki ailelerden iki çocuklu olanların mı yoksa dört çocuklu olanların mı çocukları daha nitelikli yetişme şansına sahiptir? 

 Özetle; “çok çocuk eşittir doğada tahribat, niteliksiz insan sayısında çoğalma, artan ve yaygınlaşan işsizlikle birlikte yoksulluk.

Ülkelerin gelişmişlik derecesi rakamsal büyüklüklerle değil, kalitatif kriterlerle ölçülüyor. Acaba  Türkiye’nin nüfusu seksen değil de elli milyon olsaydı Türkiye-daha- geri kalmış ülke mi olurdu? Bunun yanıtını düşünürken İskandinav ve Kuzey Avrupa ülkelerini hatırlamakta yarar var.

İssizlik ve onun doğal sonucu yoksulluğun daha da artmasının bir diğer nedeni de üretim sürecinde giderek daha yaygın kullanılan teknoloji. Robotlar, yapay zekâ… Hepsi, milyonlarca insanı işsiz bırakan, emeği değersizleştiren, sadece bulana ve bunları piyasaya sunduğu mal ve hizmetlerin üretiminde kullanan sermaye sınıfına daha fazla para kazandıran araçlar. Akıllı telefon, akıllı ev, akıllı otomobil ve benzeri soygun araçları. Bunlar çok mu gerekli? Bunlar olmasa ne kaybederiz acaba? Bunlara sahip olabilmek için ödeme güçlerinin kat kat üzerinde borca giren “akılsız” insanlar “akıllı” insanların sayıca önüne geçmiş durumda.

“Endüstri 4” devrimi(E4) olarak tanımlanan yeni endüstri devrimi nedeniyle önümüzdeki yirmi yıl içinde Dünya’da yedi yüz milyon dolayında çalışanın işlerini kaybedeceği hesaplanıyor. Kasiyerler, aşçılar, çağrı merkezleri çalışanları, kuaförler, güvenlik görevlileri, fabrika işçileri, doktorlar, avukatlar, şoförler, finans ve muhasebe uzmanları, sekreterler… Yeni iş alanlarının açılmasını önleyici etkileri ise ayrı bir felâket. E4 de az sayıda insana para kazandırarak çok sayıda insanı yoksulluğa, borçlanmaya sürükleyecek bir araç olma yolunda hızla tanıtılmakta, özendirilmekte. Beraberinde getireceği olumsuzluklar düşünülmeden, sorgulanmadan.

Yeni buluşlar, insanların daha rahat yaşamaları için değil. Sadece, emeğin üretim sürecinde yarattığı katma değeri onlara vermeyerek onları yoksullaştıran, bununla birlikte borçlandırmak suretiyle tüketim çılgınlığına sürükleyen kapitalist sistemin sürdürülebilmesi için gerekli hamleler. (J. Schumpeter. Avusturyalı ekonomist)

E4’ün Türkiye’ye de girmesi küresel kapitalizmin oyun kuralları gereği kaçınılmaz. Böylece, milyarlarca Dolar/Euro bedel ödeyerek teknoloji (know how) satın alacağız. İşsizlik, emek sömürüsü ve bunların kaçınılmaz sonucu yoksulluk daha da artacak, yaygın hale gelecek. Tabii ki bedava kömür, iftar sofralarını bekleyenlerin sayısı da büyüyecek. Kendi kazancı ile kömür alamayanlar, iftar edemeyenler “sosyal devletin lütufları ile” ısınabilecekler, sevap kazanabilecekler! “Biz neden bu duruma düşüyoruz“ diye sorgulamalarına gerek duymaksızın!  

Düşünen Adam