“Sadakatsizlik, kötülük etme”. Türk Dil Kurumu’nun tanımı böyle…

Cumhurbaşkanı, kendisini de dahil ederek; “İstanbul’a ihanet ettik” itirafında bulununca insan sormadan edemiyor: “bir tek İstanbul’a mı”?

Konu İstanbul’dan açıldığı için oradan başlayalım.

İstanbul’a ihanet, birinci boğaz köprüsünün yapılışı ile başladı. Proje açıklanır açıklanmaz, Rumeli ve Anadolu yakasında köprünün ayaklarının çakılacağı, çevre yollarının geçeceği yerlerin değerleneceği öngörüldü! Buralarda imar düzenleme çalışmaları başlatıldı. Arsa fiyatları fırladı, imar durumu tavına getirilice de hızla yapılaşma ile birlikte “ağaç ve yeşil OUT, beton İN”…

Ardından; ikinci köprü. Güncellenmiş şablon senaryolarla sergilenen yeni vandallıklar, yaratılan rantlar…

Sonra; üçüncü köprü, üçüncü havaalanı ve Türkiye genelinde başlatılan kentsel dönüşüm. Önceki projelere karşı çıkanlar; “Türkiye’nin büyümesini istemeyen ‘güruh’ olarak tanımlanarak susturulduğundan, icraata geçiş daha kolay oldu!

İnsanlarımız da, kentsel dönüşüm adı altında- başta İstanbul olmak üzere- şehirlerimizi tanınmaz hale getiren sefertası görünümlü, etrafı yüksek yapılarla çevrili  çok katlı beton yığınları arasında yaşamayı yıllarca yaşadıkları şirin apartmanlara tercih ettiler!

Sırada “Kanal İstanbul” var. İstimlâk projeleri, yeni imar düzenlemeleri. Bombalar yakında patlar!

Yetmişli yıllarda montaj sanayinin kurulmaya başlaması ile yaygınlaştırılan “büyüyen, böyük Türkiye” sloganı ile birlikte başta Marmara Bölgesi olmak üzere Türkiye’nin en verimli tarım alanlarına fabrikalar kuruldu. Dönemin Başbakanı açılışını Adapazarı’ndaki bir sanayi tesisinin açılışında yaptığı konuşmada müjdeledi: “pancar yetiştirilen bu topraklarda bundan böyle otomobil yapılacak”

Atılan bu adımlarla ihanet yaygınlaştırıldı. Dünyanın sayılı tarım ülkelerinden Türkiye’nin tarım ve hayvancılık alanlarındaki üretimi yetersiz kalmaya başladı. Gıda maddeleri ithalâtının yolu açıldı.

Derken “dumansız sanayi” denilerek turizmi geliştirme hamleleri başlatıldı. Zeytinlik, meyvelik alanlarının yerini oteller, tatil siteleri, villalar almaya başladı.

Tüten bacalar, lüks oteller, görkemli villalar… Daha önceleri hayal dahi edilemeyen kalkınma…

Bu tarz kalkınma yöntemine karşı çıkarak, sanayi ve turizmin gelişmesi için alternatif öneriler getirenler “vatan haini” olarak nitelendirildiler! İhanetler azınlığı mutlu ederken, çoğunluk “büyüyen Türkiye” hamaseti ile mutlu kılınıyordu. Ayrıca; “her şeyin bir bedeli olur” denilerek toplumun gazı alınıyordu!

Talan ve sömürü düzeninin sürdürülebilmesinin “olmazsa olmazı” eğitimsiz ve bilinçsiz toplumun oluşturulması için Cumhuriyet’in yaygın ve çağdaş eğitim seferberliği hedefine de ihanet edildi. Plansız nüfus artışı sonucu sayıları her yıl hızla artan çocuklar “diplomalı cahil” yetiştiren okullara tıkıştırıldı ve mezun edildiler… Eğitime, insana ihanet…

 

Köy enstitülerinin kapatılması ile temelleri atılan karanlık projeler, “hayırsever” vatandaşların yardımları ile açılan kuran kursları ve “özel amaçlı” özel okulların yaygınlaştırılması sayesinde hayata geçirildi.

Ok yaydan çıkmıştı bir kere.

Cumhuriyet’le birlikte benimsenen; kamu ağırlıklı planlı ekonomi OUT, özelleştirme projeleri, “bize plan değil, pilâv gerekli” anlayışı İN oldu…

“Devlet ayakkabı işi ile uğraşmaz, devletin ekonomideki payı hızla düşmeli” zırvaları ile Et ve Balık Kurumu bile kapatıldı. Bugün ise devlet, kendi öncülüğünde oluşturduğu “düopol” kanalı ile  mahalle kasaplığı” yapıyor. Vatandaşa, hayvancılığa ihanet…

Talan ve sömürü düzeninin kalıcılığını sağlayabilmek için, yoksulluğu kader kabul eden, din, inanç,  yaşam biçimi gibi kişinin özelini ilgilendiren konular kamusal alana taşınarak Cumhuriyet’in temel ilkesi olan lâikliğe ihanet edildi. İhanet; sarıklı, cübbeli mollalar tarafından değil, diplomalı, kravatlı siyasiler tarafından yapıldı.

Lâik hukuk sisteminin ve toplum düzeninin temeli olan Medeni Kanun’a da ihanet edildi. Din işleri ile görevli kamu çalışanı müftülere “resmi  nikâh” kıyma yetkisi verilerek…

Sanata da ihanet edildi. Heykele tükürülerek, heykeller yıktırılarak, heykel sanatı dini referansla dışlanarak…

Fazıl Say gibi bir değerin sıradanlaştırılmak istenilmesi gibi…

Ekonomideki yüksek faizin nedenleri ortaya konmadan, sorunun sorumlusu olarak bankalar hedef alındı. Böylece ekonomi bilimine de ihanet edildi. Bu vesile ile sorulmaz mı? “Avrupa’nın en pahalı akaryakıtı Türkiye’de satılıyor. Sorumlusu petrol şirketleri mi yoksa izlenen vergilendirme politikası mı”?

“Monşer” karalaması yoluyla uluslar arası siyaset bilimine, diplomasi gelenek ve göreneklerine ihanet edildi…

Ucuz, basit seçim vaatleri ile bireylerin özgür seçim yapma hakkına, dolayısıyla demokrasiye ihanet edildi. En kötüsü de bu oldu!

Düşünen Adam