İki haftadır bu köşedeki yazılarımda Türkiye Ekonomisinin içinde bulunduğu açmaza dair çeşitli saptamalar yaptım. Önce enflasyondaki hızlı artışı ve nedenlerini yazdım. Sonra da Kredi Garanti Fonu’nun hangi amaçlarla ve nasıl çalıştığı anlatmaya çalıştım.

Bugün de iki haftadır açtığım yoldan devam edip ekonomideki açmaza dair farklı bir yönü göstermeye çalışacağım.

Önce milli ekonominin içinde bulunduğu açmaza dair birkaç önemli tespit yapalım.

2017 ilk çeyreği itibari ile kısa vadeli borç stoğumuz toplam 102 milyar dolar civarında, buna karşılık bu borçlara bir nevi teminat görevi üstlenen Merkez Bankasının brüt döviz rezervi, 88,6 milyar dolar. Kısa vadeli borç, en uzun 1 yılda ödenmesi gereken borçtur. Tüm dünyada kabul edilen finansal standarda göre, bir ülkenin kısa vadeli ödeme yükümlülükleri Merkez Bankasının brüt rezervlerinin altında olması gerekiyor. Eğer kısa vadeli borçlarınız, brüt rezervlerin üzerine çıkmış ise bu durum sizin ekonomik olarak son derece kırılgan durumda olduğunuzu gösterir.

Üstelik geçtiğimiz haftalarda Merkez Bankası iç piyasalardaki talep kaynaklı durgunluğu aşmak için bankaların ellerindeki senetleri karşılığında bankalara yeni kredi verme yoluyla piyasalara yeni para enjekte etme yoluna gideceğini duyurdu. Bunun kısa vadede piyasalara faydası, para ve kredi bolluğu ile piyasaları fonlamak ve iç talebi canlandırmaktır. Bu yolla hem faizleri indirmek hem de kredi genişlemesi yoluyla büyümeyi arttırmak hedefleniyor. Ancak; işsizlik gibi, vergi afları gibi, kayıt dışılık gibi yapısal sorunlarımız olanca heybetiyle duruyor. Bu adım, seçim ekonomisi adımından öteye geçmez. Üstüne üstlük yabancı sermaye girişinin iyice yavaşladığı bir ortamda bu kredi bolluğu, kısa bir süre sonra bize enflasyon ve bütçe açığı olarak geri dönecektir.

Bir süredir Ankara’da ekonomi yönetiminde reform yapılaması gerektiğine dönük söylemler artmaya başladı. Sanırım, borç ve kredi genişlemesinin bizi ciddi bir finansal krize sürükleyeceğini ekonomi yönetimi de fark etmiş durumda.

Ama bu siyasal ortamda reform yapılabilir mi? Ya da yapılsa bile bu reformun hem içte hem de dışta alıcısı çıkar mı? Yakıcı sorular bunlar.

Teorik olarak her zaman ekonomide reform yapılabilir. Ama teorik olarak.

Pratik olarak ülkenin içinde bulunduğu böyle bir siyasal ortamda köklü reform yapmak pek olası değil. Yapılsa bile, bu reformların OHAL süreci içinde beklenen etkiyi göstermesi mümkün değil.

Reformun hedefi, durgunluktan çıkmak ve ekonomik büyümeyi olması gereken % 6-7 oranlarına çıkarmak. Oysa % 6-7 büyüyebilmek için yatırım gerek. Yatırım için gereken para ise ülke içinde yerleşik olan biz vatandaşlarda yok. Yabancı sermaye girişine ihtiyacımız var.

Yabancı sermaye bu ortamda Türkiye’ye gelmiyor. Gelmesi için yeni ve inandırıcı bir hikayeye ihtiyaç var. 2011’e kadar Hükümetin AB hedefi yabancılar için iyi ve yeterli bir hikaye idi. Ama bugün AB hedefini çöpe attık.

Hem ekonomi hem de siyaset açısından yeni hikaye ne olmalı? Bu yazının konusu ve ufku, bunu aşar.

Ama reform yapılacak eğer, reform mümkün olduğunca kapsayıcı, kurum ve kuralları etkinleştirici olmalıdır. Bunun için ekonomik reformlardan önce hukuk reformlarına ihtiyacımız var.

Oysa sayısını hatırlamadığım kadar çok yapılan vergi ve prim aflarının olduğu bir ortamda ne kadar etkili reform yapabilirsiniz ki?

1994 ve 2001 krizlerinden almamız gereken önemli bir ders var. O da şu; bir ülkede yerleşiklerin siyasi ve ekonomik kaygılarının derinleşmesi, ülkede finansal krizleri tetikliyor. Demem o ki, yabancıların ne dedikleri veya bizimle ilgili algılarını yumuşatmaktan ziyade, kendi vatandaşlarımızın siyasi ve ekonomik kaygılarını ortadan kaldırmamız gerekiyor. Bu olduktan sonra kafamızı kaldırıp yeni ufuklara bakabiliriz.

Özetle, bu şartlarda ekonomik reformun ne içerde ne de dışarıda alıcısı çıkmaz. İnandırıcı olmaz.

İhtiyacımız olan önce siyaseten normalleşmedir. Siyaseten normalleşmek için hukukun üstünlüğü benim için sihirli kavramdır.